GEREDE GÜNCESİ 1.

“SOUND OF SİLENCE ,, SESSİZLİĞİN SESİ


Gerede’nin yaylalarında dolaştıktan sonra geriye bu sözler kaldı aklımda. Büyük dağların büyüklüğü yanında, büyük olan sessizliği.

1. GÜN

17 yaşımda iken tanışmıştım çadırla. Şimdi 40’lı yaşların sonlarındayım. Böyle bir geziye önce zihnimi uyarlamayla başladım. Günlerce yanıma neler alacağım konusunda notlar tuttum, bu işi bilenlerle sohbetler ettim. Çadır, uyku tulumu, masa, sandalye, fener, bıçak gibi… Bu malzemelere o kadar çok uzağım ki, çadır nasıl kurulur, uyku tulumunda sağdan sola dönülür mü? Fenerin pili biterse yedek pil almalı mı, yoksa mumla mı idare etmeli, gibi her aceminin düşünceleri ile o gün geldi çattı.
Saat 5 gibi uyanıldı, heyecandan uyumak ne mümkün, oysa saat 9’ da klüpte buluşulacak. Bu 4 saati bir şekilde değerlendirmek lazım, ve ben 2 gün boyunca motorumdan ayrı kalacağım. Öyleyse, Ankara’nın boş sokaklarında bir tur atmak mecburiyet haline geldi. Cinnah, Tunalıhilmi, K.esat, Nenehatun derken epey bir dolaşmışım. Eve yaklaştığımda Selim’in cebi ile telaşa kapıldım. Ve saat 8 olmuştu. Hemen eve koşmalar, çok acele bir duş ve kahvaltı. Bu arada Selim yol arkadaşım. Ve sonrasında sanki 10-15 günlük bir tatile çıkıyormuşçasına hazırlanan 2 büyük çanta, odun, kömür, balta gibi şeylerin doldurduğu bir küçük çanta ve masa, sandalye… Bunlar da büyük bir itina ile Selim’in kamyonetine yüklendi. Ve klüpte diğer ekiple buluşuldu. 4 araçlık bir konvoyla yola çıkıldı, bir diğeri sonradan katıldı, diğer ikisi ile Gerede, Esentepe’de buluşuldu, ve Gerede’nin meşhur patetesli ekmeğinden yenmeyecek kadar fazla alındı. Sonrasında doğa tırmanış.
İşte bu kısmı yazmak gerçekten çok güç. Asfalt yolun bitimi, toprak yolun başlangıcı, önden giden aracın toz bulutundan kurtulmak için camları kapatmak ve çam kokusunu içine çekememek, ama tüm bunlara rağmen dağa tırmandığını hissetmek, az önce içinden geçtiğin adına Gerede dedikleri o güzelim kasabanın ara, ara çam ağaçlarının arasından görünen bir avuç kadar olan görüntüsü… Bir fotoğraf, öyle bir fotoğraf ki; devasa objektifine sen de girmişsin.Çam ağaçları arasındaki patikada birkaç araçlık konvoyla ilerlerken ve yolun nereye gittiğini, ne zaman biteceğini bilememek. Yaklaşık yarım saat sonunda, bir U dönüş yaparak kamp kurulacak yere yaklaşmak. İşte o muhteşem an, yoğun bir çam ormanı ortasında, Gerede’nin çoğu terkedilmiş 20-25 tane kadar en az 50 yıllık yayla evleri… Birisi de Andoff’tan arkadaşımız olan Süleyman’a ait dededen kalma bir ev.

BEN BİR GEZGİNSEM
YOLU DAĞLARDAN GEÇEN.
SEN UÇURUM OLSAN DA FARKETMEZ BE GÜZELİM
BEN UÇSAM SENİN TEPELERİNDEN
ÇAM AĞACININ DALLARI BENİ YAKALAR BE BEBEĞİM…

Ve araçlardan inmeler, çam kokusunun ciğerleri yakan ruhani atmosferinde acaba göçtük mü? Göçtük de o cennet denilen yere mi geldik. Evet, evet hiçbir mübalağası yok Burası bir cennet ya da cennetin derinliklerinin sadece bir köşesi. Burada yaşayan insanlar mı çok şanslı, yoksa biz şehrin keşmekeşinden korkan, bunalan tekdüze insanlar mı şanslıyız diye düşünürken, birden kendimi Süleyman’ın o harika el yapımı evinde şömine karşısındaki sedirde üstelik te bağdaş kurarak otururken bulmam. Birkaç dakika süren yoğun duygu sağanağından, bir yığın hanımın konuşma sesleriyle uyanmam. Ve tek erkeğin ben olduğumu hissedip kaçarcasına evden çıkmam.
Bu arada erkek takımı çadırlarını nereye kuracaklarını keşfe çıkmışlar, kimisi de kurmaya başlamış bile. Nihayet ben de kendime bir yer buldum. Selim’le Melih’in arasındayım. Her ne kadar çadırın sahibi olan bunu da bana emanet olarak veren arkadaşım, bunun ne menem bir halt olduğunu anlatsa da, kurulmasını öğretse de, hayatım da ilk defa çadır kuracağımdan inanılmaz korkular içindeyim.
Selim’e önce onun çadırının kurulmasını, benim de ona yardım etmemi, sonra da benimkinin kurulmasına, onun da bana yardım etme teklifine önce Aysel karşı çıktı, sonra da Selim... Neymiş efendim doğada herkes kendinden sorumluymuş. Yok ya ne oldu peki dayanışma ruhuna, hani dayanışma ve yardımlaşma birinci koşuldu mücadelelerde. Galiba birazcık keleklerdeyim. Ve bu görüntüyü keyifle seyreden şezlonguna bir güzel kurulmuş, elinde de kahvesini yudumlayan bir kişi, sevgili Aysel hem seyrediyor hem de dalgasını geçiyor sağ olsun.
Bana bu çadırı verenin de, buraya gelenin de sülale albümüne bakarken imdadıma Melih yetişiyor, yetişiyor da nihayet çadır kuruluyor, içine herhangi bir haşarat girmesin diye fermuarı da kapatılıyor ve böylece kamp hayatım başlıyor. Mevlana da herhalde böyle acemiliklerle başlamıştı dervişlik hayatına.

HAMDIM, PİŞTİM YANDIM
KANATLANIP KUŞ OLDUM
UÇTUM GELDİM GEREDE YAYLASINA
VESİLE OLANDAN TANRI RAZI OLSUN

Mayıs sonu olmasına rağmen hava hakkında söylenecek herhangi bir şey yok. Soğuk mu? değil, sıcak mı? O da değil, yerler alabildiğine ot, hem de ne ot; yemyeşil ve ıslak, sağın, solun, önün arkan çam.Ve başını kaldırdığında bir gökyüzü, sağda solda küçük dereler, pınardan akan suda el yıkamak bile mümkün değil; çünkü buz gibi, hani karpuz çatlatan derler ya işte ondan.
İşte böyle müthiş bir yer, ve bu yerin bir de etrafını dolaşmak lazım. Tam da bu sırada Kaan’ın ATV’si duruyor önümde. Hemen ona atlayıp çevreyi keşfetmek bahanesi ile kamptan ayrılmak, ormanın derinliklerinde acaba benden önce buraya birisi geldi mi, bu toprağa bastımı, eğer bastıysa o da bu keyfi aldı mı? Mutlaka almıştır, insanoğlu dediğin yaratık nedir ki; bir beyin, birkaç uzuvdan oluşmuş bir meta. Ve usta Sebattin Ali’nin doyulmaz şiiri geliyor akla;

BENİM MESKENİM DAĞLARDIR, DAĞLAR…

Sonrasında yemek faslı, odun toplamalar, ateş yakmalar, klüpün son üyesi olarak her türlü lüzumsuz işe ustalar tarafından koşulmalar, ve bu ustaların da her türlü eziyetinin birer şakadan ibaret olduğu ve hepsinin de içinde birer çocuk ruhu taşıdığı varsayımı… Şimdiye kadar mangal başında çok oturdum, bazen de çok sıkılarak. Oysa şimdi onlarca kişiyi doyurmanın inanılmaz keyfini yaşıyorum. Kemal’in birkaç kez görevi devralmasını bile seve seve ret ettim. Bu arada Kemal’in bir kızı var ki dünya tatlısı; ASLI… Ona da fotoğraf makinemi verdim. Ve dedim ki her anımızı fotoğrafla. Gelmeyenlere hava olsun. Ve bu dünya tatlısı Aslı bir hayli fotoğraf çekti. Ve ben de kendime sevimli bir çırak bulmuş oldum böylece.
Karacaoğlan yaşadığı dönemde şu değişte bulunmuş;

BENİM YARİM YAYLALARDA OTURUR
AK ELLERİN SOĞUK SUYA BATIRIR.

Rahmetlinin yarinin sanki buralarda yaşadığı, yaşamakla da kalmayıp bir ilham perisi olduğu düşüncelerine kapılarak günün nasıl geçtiğini bilemeden akşam oluvermiş.
Rakıya gündüzden başlanıldığı için, herhalde akşam da devam edilecek, ama ben bu mereti fazla da içemem ki, uykum muykum gelir. Şuanda bile full durumdayım.Ne yapmalı da akşamına da devam etmeli.
Ve akşam, ateş etrafında otururken birden başlayan bir sağanak, ve terkedilmiş yayla evlerinden birine sığınmalar, şömineyi üstelikte ciddi ciddi yakmalar, toprak çimen çam kokusunda bu yağmur bu kadar mı güzel olurmuş. Eskilerin söylediği gibi rahmet yağıyor demenin anlamını yeniden bulmalar. Geçirilen yaklaşık 1 saat sonunda, yağmurun dinmesi tekrar dışarı çıkmalar. Sönmekte olan kamp ateşini canlandırmak , ıslanan sandalyeleri ateşte ısıtıp kurulamak ve tekrar muhabbet ve rakının doyulmaz lezzeti... Bir ara kadehimin boşalması, yanımda oturan Muharrem’in rakısını paylaşmak… İşte ne olduysa ondan sonra oldu; o kadeh de bittikten sonra yerimden kalkacak halim yokken, Selim’e kadehimi uzatıp “Birader şunun icabına bir baksana” deyişim.
Not: Burasını hatırlamıyorum. Ertesi gün Kemal Abi söyledi.
Ve ÇADIR… Kurulması bir hayli güç olan bu çadıra ben şimdi nasıl gireceğim, üstelik Melih de yok. Çocukları küçük olduğundan akşamüstü bizden ayrıldı. Bütün eşyalarım çadırda, ışıldağım da bozuldu, fenerimin nerede olduğunu bilmiyorum. Çadırın fermuarı açılacak, içine girilecek, botlar çıkarılacak, çakmak yardımı ile fener bulunacak, hangi çantanın içinde olduğunu bilmediğim eşofman çıkarılacak ve giyilecek, peki üstümdekiler ne olacak, acaba dışarıda mı soyunsam diye diye çadıra girdim. Önce fener bulundu sonra eşofman. Şimdi bunu ben nasıl giyeceğim. Zaten oturur durumda iken bile kamburum çıkıyor. Ulan bu çadırın sahibi üstelik de 2 kişi nasıl bu kadar işi bu bir avuç yerde yapıyor diye söylenirken, yatarak giyinmek ve soyunmak diye bir şey olduğunu keşfettim. Ve uyku tulumunun içine girerek fermuarını da çektikten sonra inşallah deprem meprem olmaz diye dualar ederek uyumuşum.

2. GÜN

SABAH YELİ ILGIT ILGIT ESERKEN
SEHER VAKTİ BİR GÜZELE VURULDUM.

Sabahın soğukluğu, seher vaktinin aydınlığı, bu türküyü hatırlattı. Sabahın yeli vardı, üstelik de çok güzeldi. Ama karşımda duran güzel, elinde testeresiyle odun kesmekte olan Selimdi. Bu saatte bu kel adama da vurulunmaz ki. Onun testeresi, benim küçük teybimden çıkan Deep Purple gürültüsüne kamp halkı uyanıyordu. Ve her sabah, her insanın yaptığı şeyleri yapmak için ormanın derinliklerinde kayboluyorlardı.
Sonrasında tüpte çay demlemeler, kızarmış ekmek üstüne mangalda erimiş peynir sürmeler, ve zeytiniyle, reçeliyle, balıyla çok hoş bir kahvaltıdan sonra hala ayılmayan bedeni biraz daha dinlendirmek için tepede bir yerlerde 2 çam ağacının arasına kurulmuş olan eski bir hamakta dinlenmeler…
Güneşin tepeye çıktığı, biraz daha fazla ısıttığı saatlerde herkesin sanki bir deniz kenarındaymış gibi güneş banyosu yaptığı saatler, Aysel’in şezlongunda, Yasemin’in arabasında uyuduğu ve bir yığın insanın da hiç konuşmadan geçirdiği doyulmaz vakitler… Bir ara Kemal Abi’nin havaya bakıp ta “Yağmur gelebilir, çadırları toplayalım öylece oturalım, yağmurun başlaması ile birlikte yola çıkalım” demesi üzerine, ustaların sözlerine güvenmek ve çadırı herkesten önce toplamak şart oldu. Meğer bu çadır denilen illeti toplamak ta kurmak kadar maharet iste
yen bir işmiş.Ve tüm çadırlar toplandı, araçlara yerleştirildi. Yağmurun yağması beklenirken hava daha bir güzel oldu. Ateş biraz daha körüklendi. Süleyman’ın eşinin evinden getirdiği patateslerden kumpirler yapıldı. Neslihan’ın o acımasız şömine sıcağında yaptığı gözlemelerden afiyetle yendi. O da yetmedi araçlara koyulan yiyecekler tekrar çıktı. Mantarlar, domatesler, biberler mangalda bir güzel közlendi. Ve yendi.

Bunlara ilaveten biralar, yetmedi rakılar tekrar açıldı. Bu keyifli ortamdan saat 5’ te ayrılmaya karar verildi. Ve gerçekten de o saate kadar yağmur da yağmadığından çok güzel vakitler geçirildi. Son fotoğraflar da çekildikten sonra Süleyman ve ailesine veda edip dönüş yolculuğuna başlandı. Yaklaşık 2.5 saat süren bir yolculuktan sonra yorgun ama mutlu, kirli ama keyifli bir halde Ankara'dayım.
Yeni yerler keşfetmek, yeni insanlarla tanışmak gerçekten çok hoş bir duygu. İnsan olmak ta bunu gerektiriyor galiba.
Bu 2 günlük geziyi ölümsüzleştirmek ve paylaşmak istedim. Büyük usta Özdemir Asaf’ın dediği gibi;

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ
PAYLAŞILSAYDI YALNIZLIK OLMAZDI.

YALÇIN CANAKAY
26 MAYIS 2004

 
 
 
 
 
  Site Haritası |